Numan Kurtulmuş: Kılıçdaroğlu grupta konuşabilir
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, CHP'deki gelişmeleri üzülerek takip ettiğini söyledi. Hüsamettin Cindoruk'un TBMM Başkanlığı sırasında yaşananları örnek gösteren Kurtulmuş, Kemal Kılıçdaroğlu'nun grup toplantısında konuşabileceğini belirtti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, gündemde yer alan konulara ilişkin açıklamalarda bulundu, CHP'deki grup toplantısı düğümüne geniş yer ayırdı.
Ankara Bölge İdare Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi'nin, yani istinafın "mutlak butlan" kararı sonrası CHP'de Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında gerilim yaşanmış, taraflar arasındaki son tartışma Meclis'teki grup toplantısının hangi isim tarafından düzenleneceği olmuştu.
Kılıçdaroğlu, “mutlak butlan” kararı sonrası CHP Genel Başkanlığı'na döndükten sonra ikinci bir talimata kadar grup toplantısı düzenlenmeyeceğini duyurmuş, ancak CHP Grup Başkanı seçilen Özgür Özel buna rağmen 2 Haziran'da kürsüye çıkmıştı. 9 Haziran'da ise grubun Kılıçdaroğlu tarafından toplanması bekleniyor.
“CHP'DEKİ GELİŞMELERİ ÜZÜLEREK TAKİP EDİYORUM”
Kurtulmuş, Finlandiya ve İsveç ziyareti dönüşünde gazetecilerin bu konudaki sorularını yanıtladı.
NTV Diplomasi Muhabiri Deniz Kilislioğlu, Kurtulmuş'un gazetecilere yaptığı açıklamaları aktardı.
Numan Kurtulmuş, CHP'deki grup toplantısı tartışmasına ilişkin geçmişteki uygulamalardan örnekler verdi, içtüzüğü anımsattı.
Kurtulmuş, CHP'de mutlak butlan kararı sonrası başlayan tartışmanın çözüm yerinin Meclis olmadığını söyledi.
CHP içindeki gelişmeleri üzülerek takip ettiğini söyleyen TBMM Başkanı, "Meclis Başkanı olarak da içlerindeki bu konuların tarafı olmamaya büyük özen gösteriyorum ilk andan itibaren. Dikkat ederseniz fazla konuşmuyorum, sözlerimi de son derece dikkatli seçmeye çalışıyorum." dedi.
"Nihayetinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, bu konularda Meclis İçtüzüğü ve partilerin grup iç yönetmelikleriyle sınırlıdır." ifadelerini kullanan Kurtulmuş, "Oradan gelecek yazılara göre biz kararlarımızı almak durumundayız." şeklinde konuştu.
"GENEL BAŞKANLAR PARTİSİNİN GRUP TOPLANTISINDA KONUŞABİLİR"
Ortada hem CHP Genel Merkezi hem de CHP Grup Başkanlığı'ndan gelmiş yazılar olduğunu söyleyen Numan Kurtulmuş, şöyle devam etti:
"CHP Meclis Grup Başkanvekillerinin imzasıyla Grup Başkanı olarak geçen hafta Sayın Özel grup toplantısı yaptı. Aynı şekilde önümüzdeki yasal mevzuat çok açıktır ki Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı ya da herhangi bir partinin genel başkanı da kendi partisinin grup toplantısında konuşma yapabilir, bunu önleyecek hiçbir madde yok. Dolayısıyla biz buna göre hareket etmek durumundayız."
GEÇMİŞTEKİ BENZER UYGULAMALAR
Geçmişte de benzer uygulamalar olduğunu anımsatan Kurtulmuş, şunları kaydetti:
"- Sayın Murat Karayalçın, Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) Genel Başkanı ama milletvekili değil. Sayın Karayalçın’a rağmen Aydın Güven Gürkan Meclis Grup Başkanı olarak seçiliyor. Bu konuyla ilgili nasıl hareket edileceğine ilişkin o zamanki TBMM Başkanı rahmetli Cindoruk'a soruluyor. Cindoruk da biz “Meclis Başkanlığı olarak bir partinin iç işlerinde taraf değiliz” diye çok açık bir şekilde konumunu belli ediyor ve orada hem grup başkanlığından gelen yazıyı kabul ediyor hem de o zamanki Sayın Genel Başkan Murat Karayalçın meclis grubunda konuşma yapıyor.
- Meclis Başkanlığı açısından konu dün de açıktı, bugün de açıktır. Çok az sayıda da olsa bazı siyasi yorumcular, Meclis Başkanlığını bu konunun tarafı yapmaya kalkmasınlar. Bu meselenin çözüm yeri Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurumsal kimliğidir. Burada Meclis Başkanlığı olarak bizim mevzuat, kanunlar, kararlar çerçevesinde bir katkımız olacaksa samimiyetle Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi meselesini halletmesi için destek olmaya hazırız."
TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİ: ADIMLARIN ATILMASI LAZIM
Gazeteciler Numan Kurtulmuş'a terörsüz Türkiye sürecine ilişkin sorular da yöneltti. Kurtulmuş bu konuda da önemli açıklamalarda bulundu.
Meclis'te kurulan komisyonun ortaya bir rapor çıkardığını ve bu rapor etrafında bir ittifak olduğunu kaydeden Kurtulmuş, "Bu mutabakatın gereğinin yapılması lazım. Benim de şahsi kanaatim, demir tavında dövülür diye bir tabirimiz var. Mesele bu noktaya gelmişken, bölgesel şartlar ve Türkiye'nin siyasi dengeleri de fevkalade olumlu bir atmosfer oluşturuyorken bu adımların atılması lazım ki kimseye mazeret kapısı açık bırakılmasın." dedi.
“İMRALI'NIN İRADESİNİN DIŞINDA CİDDİ BİR GECİKME OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ”
Söz konusu raporda kritik eşiğin terör örgütünün silah bırakması olduğuna vurgu yapan Kurtulmuş, Süleymaniye'de silahların yakılmasının değerli ancak sembolik olduğunu belirterek şunları kaydetti:
"- Eğer ondan sonra örgüt, üzerine düşen sorumlulukları hızlı bir şekilde yerine getirmeye devam etseydi zaten bu iş çoktan bitmişti, yasal düzenlemelerin hepsi yapılmış olurdu. Dolayısıyla burada silahların bırakılması, teslimi konusunda İmralı'nın iradesinin dışında da ciddi bir gecikme olduğunu görüyoruz. Ümit ederim ki buradaki gecikme bir an evvel kaldırılır. Direnç varsa, örgüt bu direncini artık tamamen kaldırır ve adımlar atılır."
Kurtulmuş'un gazetecilerin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
SORU: NATO ülkelerinin tamamının meclis başkanları geliyor mu?
Şu ana kadar hepsi teyit etmedi ama 20'nin üzerinde meclis başkanı katılacağını bildirdi. Daha vakit var, muhtemelen son ana doğru katılacak meclis başkanı sayısı artacaktır.
SORU: İsveç Kralı Carl XVI. Gustaf ile nasıl bir görüşmeniz oldu?
Çok samimi bir görüşme gerçekleştirdik. Yaklaşık 40 dakika sürdü, bu da Türkiye’ye verdiği önemi gösteriyor. Hem ikili ilişkileri hem bölgesel konuları hem Avrupa’nın geleceğiyle ilgili konuları hem de dünyanın geleceğiyle ilgili konuları, özellikle Birleşmiş Milletlerin fonksiyonsuz hale gelmesi gibi başlıkları değerlendirdik. Büyük oranda müşterek fikirlere sahip olduğumuzu gördüm. İyi bir görüşme oldu.
SORU: Türkiye’nin etrafında ve küresel ölçekte yaşanan krizleri onlar da derinden hissediyor mu? Bu konuda neler gözlemlediniz?
Bu konu İsveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsündeki yuvarlak masa toplantısının soru cevap kısmında gündeme geldi. Türkiye, şu anda dünyayı yakından ilgilendiren hangi küresel sorun varsa hepsinin fiziki, fikri ve siyasi olarak tam ortasında yer alıyor. Dolayısıyla Türkiye, bu sorunların hiçbirine uzak duramaz, bigâne kalamaz. Bu nedenle sorunların hepsiyle ilgili Türkiye'nin ne düşündüğünü öğrenmek istiyorlar.
Mesela Suriye'nin yeniden yapılanmasında Türkiye ne düşünüyor? Suriye'de ne oluyor, hangi denge nasıl oluşuyor, Türkiye bu kadar farklı dengeleri nasıl bir arada tutuyor, bunların hepsini merak ediyorlar. Mesela Azerbaycan-Ermenistan-Türkiye arasındaki ilişkiler nasıl şekillenecek? Orada bir şeyler oluyor ve doğrudan Türkiye'yi ilgilendiriyor.
Rusya-Ukrayna savaşı Türkiye'yi zaten başından beri ilgilendiriyor. Doğu Akdeniz'deki gelişmeler de aynı şekilde ilgi alanımızda. Bu bölgelerin hepsiyle ilgili Türkiye'nin bir tutumu, kararlığı var ve millî bir perspektifle yönetmek durumunda olduğu dış politika ilişkileri var.
Amerika-İsrail/İran savaşında da aynı durum söz konusu. Zaten Filistin meselesi konusunda bir kere daha gördük ki, Filistin davasının en önemli savunucusu Türkiye. Herkes bu durumu kabul ediyor ve Filistin'in geleceği konusunda ne düşündüğümüzü de takip ediyorlar. Bunlar tabii ki çok değerli şeyler.
Artık öyle bir noktaya geldik ki hele hele Türkiye için dış politika sadece belli kurumlar aracılığıyla yapılacak bir iş değil. Bu arada parlamenter diplomasi de bu sebeple çok öne çıkıyor; daha da öne çıkacak. Parlamenter diplomasinin ağırlığını daha fazla artıracağız. Çünkü bu çalışmalar Türkiye için millî bir vazife hatta zorunluluk.
SORU: Finlandiya Cumhurbaşkanının açıklamalarını gördünüz mü? Şöyle bir ifade kullanıyor. “Türkiye'ye AB yolu açılmalı. AB üye sayısı 40'a çıkmalı. Listede Türkiye'de olmalı. Güvenlik açısından olabildiğince Türkiye'ye yakın olmalıyız.” Bir konferansta bu ifadeleri kullandı. Sizinle görüşmeden sonra yaptı bu açıklamayı. İçeride bu konuda neler söyledi acaba?
Sayın Stubb, Sayın Cumhurbaşkanımızın davetlisi olarak daha evvel Türkiye'ye gelmişti. Hakikaten oldukça entelektüel, siyasetçi kimliğinin dışında dünyadaki küresel gelişmeleri çok yakın takip eden ve sadece takip eden değil, yönlendirici fikirler üretebilen birisi. Ankara'daki görüşmemizde de çok samimi bir hava vardı. Hatta Ankara’dan uğurlarken dedi ki “Bu görüşmenin devamını mutlaka Helsinki’de yapmamız lazım.” Bu bakımdan Helsinki’deki görüşmemiz Ankara’daki görüşmemizin devamı oldu.
Herkese olduğu gibi Batılı siyasetçilere de açık ve net konuşmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Tüm görüşmelerimizde sadece diplomatik, karşılıklı gönül alma şeklinde cümleler değil, ne düşündüğümüzü çok açık ifade ediyoruz. Her iki ülkedeki toplantılarda da şunu dile getirdim. Avrupa bakımından yeni bir durum söz konusu. 2014'te Rusya'nın Kırım'ı ilhakıyla birlikte Avrupa Birliği’nin hiçbir şey yapamadığını, reaksiyon gösteremediğini; NATO'nun da yeterince bir tepki veremediğini gördük. Bu tarih Avrupa'nın genel olarak güvenliği konusunda en önemli tereddütlerin başladığı tarihtir. O günden bu yana endişeler derinleşerek devam ediyor.
Trump'ın ikinci dönemine başlamasıyla birlikte Avrupa ile Amerika arasında, Avrupa'nın güvenliği konusunda ciddi ihtilafların ortaya çıktığı aşikâr. Dolayısıyla yeni perspektiflere ihtiyaç var. Aynı tezleri tekrarlamanın bir anlamı yok. Bunları çok net şekilde, açıklıkla söylüyoruz. Burada Avrupa'nın “Biz bize yeteriz” deme lüksü kalmamıştır. Avrupa'nın içine kapanma lüksü de kalmamıştır.
Avrupa içerisindeki bütün ırkçılık, İslam karşıtlığı, yabancı düşmanlığı gibi Avrupa siyasetini rotasından çıkaran gelişmelere rağmen AB mutlaka genişleyerek kendisini korumak mecburiyetindedir. Genişlemeyi düşündükleri zaman ilk görecekleri yer Türkiye'dir. Finlandiya'da Cumhurbaşkanı Sayın Stubb’ın bunu da açıklıkla kabul ettiğini ve etrafına anlatmaya başladığını da gördüm.
SORU: Ukrayna konusunda özellikle Trump’ın tavrı Avrupa'da güvensizlik yaratıyor duygusu oluştu mu görüşmelerde?
ABD-AB ilişkilerine dair görüşlerime hiç kimse “Hayır, öyle değil” demedi. “Trump'ın özellikle ikinci döneminde Avrupa ile Amerika arasındaki görüş ayrılıkları NATO'yu da etkisizleştiriyor” cümlesini bilerek kullandım.
SORU: Bu açıdan baktığınızda Türkiye'yi vazgeçilmez görme ihtimalleri var mı ilerde? Ne düşünüyorsunuz?
Oraya doğru ilerliyor.
SORU: Çünkü genel perspektifte yine eski kodlara dönüyorlarmış gibi bir durum var.
Artık ne iki kutuplu dünya var ne tek kutuplu dünya var. Hiçbir ülke, hiçbir kıta, hiçbir bölge tek başına dünyayı yönetemez. Bu kadar açık bir gerçeklik var. Zaten bu kadar çatışmanın, kavganın ve gürültünün olmasının temel nedenlerinden birisi de bu. Ortaya çıkmaya başlayan çok kutupluluk dediğimiz hatta ben bu durumu çok merkezlilik kavramının daha doğru ifade ettiğini düşünüyorum, dolayısıyla çok merkezli bir dünyaya doğru gidiyoruz.
Batılıların “orta güç” olarak tanımladığı ülkelerin ortaya çıkmakta olduğunu görüyoruz. Hiç şüphesiz Türkiye bunlardan birisi. Jeostratejik önemi, jeokültürel avantajları, tarihi birikimi ve potansiyeli itibarıyla Türkiye bu ülkelerden birisidir. Türkiye birçok ülke tarafından aranılan bir müttefik haline gelecektir.
SORU: Avrupa'da bir lider sorunu olduğu da düşünülüyor, son yıllarda özellikle. Acaba Türkiye'nin Sudan'da, Somali'de, Libya’da yaptıklarını ciddi şekilde görebiliyorlar mı, anlayabiliyorlar mı? Siz nasıl görüyorsunuz bu durumu?
Avrupa'da lider sorunu var. Önemli liderlerin dönemi özellikle Merkel’den sonra sona ermiş oldu. Kayda değer, çok etkili lider çıkartamıyor Avrupa siyaseti. Bu sonucun Avrupa siyasetinin doğasından kaynaklandığını düşünüyorum. Kendi içlerinde politik ihtilafları başarılı bir entegrasyon tecrübesi olan Avrupa Birliği’yle belli bir aşamaya kadar getirdiler, siyasi entegrasyonu sağladılar. Avrupa Parlamentosuyla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi birçok kurumla… Ekonomik açıdan para birliğini büyük oranda temin ettiler. Ama ortak bir savunma gücüne bundan 20 sene evvel sahip olabilselerdi bugün çok köklü bir Avrupa kimliğinden bahsedecektik ve bu kimlik doğal olarak da Avrupa'nın tamamına liderlik yapabilecek siyasi figürleri çıkaracaktı. Bu kadar dağınık ortamda Avrupa’yı kapsayacak kuvvetli bir siyasi figüre de çok ihtiyaçları yok. Çünkü kendi aralarında fikirleri farklılaştı. Daha kötü gelişmeler de oldu...
20 sene evvel Avrupa için düşünülemeyecek birçok çıkış; örneğin aşırı sağın bu kadar yükselmesi, yabancı düşmanlığının ana akım siyasetleri bu kadar etkiler hale gelmesi, İslam düşmanlığının artması aslında Avrupa Birliği ülkelerinin “ortak sözlü anayasası” diyebileceğimiz değerler sisteminde büyük tahribatlara neden oldu. Dolayısıyla hem siyasi birliği gerektirecek siyasal birlik atmosferinde törpülenmeler oldu hem de toplumsal normlarda özellikle aşırı sağ akımlar Avrupa siyasetinin ana gövdesini büyük oranda tahrip etti. Rusya'nın Kırım'ı işgaliyle başlayan süreçte de bir tepki geliştiremedikleri için, sorunlara çözüm bulmakta Avrupa kıtasının çaresiz kaldığını düşünüyorum.
SORU: Bu tablodan çıkabilirler mi?
Söylediklerimi zaten kendi aralarında konuşuyorlar. Benim söylediğim kadar açık söylemiyorlar belki ama gidişatın farkındalar ve bu durumdan çıkmak için gayret gösteriyorlar.
SORU: İsrail'in Lübnan'a, İran'a bu şekilde saldırmasının, Gazze'de bunları yapmasının Avrupa'nın güvenliğini de tehdit edecek hale geldiğini düşünüyorlar mı? Böyle bir şey hissediyorlar mı sizce?
Avrupa'nın güvenliğini tehdit edecek bir algının oluştuğunu zannetmiyorum ancak bundan bir iki sene önce Gazze konusunda, Filistin konusunda, İsrail’in saldırganlığı konusunda konuştuğumuzda “Öyle diyorsunuz ama şunlar da var” diyerek mazeret üreten Batılı dostlarımızın artık bu mazeretleri eskisi gibi ifade etmediklerini görüyorum. Çünkü ortada açık bir saldırganlık ve soykırım var. Gazze topraklarında başlayan çok sert bir “apartheid” rejim uygulaması var. Lübnan'da fiili bir işgal var. Bunların hiçbirisinin Amerika ve İsrail'in İran'da başlattığı savaşla uzaktan yakından ilgisi yok. Burada İsrail artık giderek savunulamaz bir ülke konumuna geliyor. Netanyahu ve çetesinin tamamen yalnızlaşacaklarını düşünüyorum.
SORU: Bu kadar savaş ortamında Türkiye’de peş peşe barış zirveleri yapılıyor. NATO Meclis Başkanları Toplantısı 28-29 Haziran’da İstanbul’da yapılacak. NATO Liderler Zirvesi ise bu sene 6-7 Temmuz’da Ankara’da gerçekleşecek. Antalya’da COP31 toplantısı olacak. Dünya ölçeğinde 5-6 organizasyona Türkiye ev sahipliği yapıyor.
Evet, ortalama bir Avrupa ülkesi bunlardan bir tanesini bir yılda ancak yapabilir. Bu da Türkiye’nin gücünü gösteriyor, algıyı çok olumlu hale getiriyor. Dışarda yeni bir perspektif sunabilen, bu kadar türbülansın ortasında istikrarı koruyabilen bir ülke olarak Türkiye’nin hem Rusya-Ukrayna hem de Amerika-İran gibi konularda arabuluculuk yapabilen, en azından uzlaştırmacı, fikir üretebilen bir ülke görüntüsü var, bunlar çok kıymetli.
SORU: ABD-İsrail/İran savaşına rağmen son Parlamentolar Arası Birlik Toplantısına da rekor katılım olmuştu.
PAB 152. Genel Kurulu, İstanbul’da yapıldı. Şimdiye kadarki en yüksek katılımla gerçekleşti. 2 bin 400 kişi katıldı. 800 parlamenter, 80’e yakın meclis başkanı yer aldı. Başarılı, herkesin memnun olduğu bir organizasyonu tamamladık.
SORU: Türkiye bu tür zirveleri peş peşe gerçekleştirirken İsrail’in bölgedeki saldırganlığının önüne nasıl geçeceğiz? İsrail’in Lübnan’a saldırıları var. Bu sorun nasıl çözülecek?
Bunun çözümünde en kestirme yol, Netanyahu hükümetinin arkasındaki destekçilerinin bu desteklerinden vazgeçmeleridir. Çok açık şekilde insanlığa karşı suçlar işleniyor. Yapılan o kadar uluslararası müzakereye ve anlaşmalara rağmen bırakın Gazze'de ateşkesin sağlanması ve insani yardımların yapılabilmesini; dediğiniz gibi yeni bir savaşı, işgali ısrarla sürdürüyorlar.
Gazze'nin işgaline ilave olarak Batı Şeria'da köy köy, kasaba kasaba, ev ev işgali devam ettiriyorlar. Beyrut’u bombalıyorlar. Daha dün Litani nehrinin kenarındaki tarihi kaleyi işgal eden İsrail, dur durak bilmiyor. Başta ABD olmak üzere İsrail'in arkasında bu desteği veren ülkeler İsrail kadar sorumsuzluk içerisindeler. Burada özellikle İran'a yönelik savaşın başlatılması bir kere daha ortaya koydu ki bölgedeki savaşla ilgili Amerika'yla İsrail arasında hedefleri bakımından çok ciddi farklılıklar var.
Netanyahu kendi kişisel siyaseti bakımından olumlu bir sonuç elde etmeye çalışıyor. Rakip ve düşman olarak ilan ettiği İran'ı bir şekilde dizginlemek, yapabilirse İran'da bir rejim değişikliği yapmak, değişiklik olmayacağını gördükten sonra kendince kazanım olarak kabul ettiği Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması ve nükleer kapasitenin kısıtlanması gibi alanlarda alınacak kararlarla barış görüşmelerinden sonuç almak istiyor. İsrail’in aslında İran'la bir işi de yok. İsrail, bölgede Arz-ı Mevud’un artık son adımını atmak istiyor. Bölgeyi bu kadar parçalanmış bir halde bulmuşken, ABD’nin de sınırsız desteğini arkasına almışken her şeyi bitirmek istiyor. Yapabilirse Arz-ı Mevud toprakları içerisinde olan her yeri içine alabileceği son adımını atmak istiyor.
SORU: Birkaç gün önceki açıklamasında Netanyahu'nun radikal Yahudi gruplarından bir tanesinin bir yaklaşımı vardı. “Gazze’nin yüzde 60'ına şu anda hükmediyoruz. Yüzde 100'ünü niye almıyorsunuz?” Oradaki amaç Gazze'yi tamamen ele geçirmek mi? Son barış görüşmelerinde yapılan anlaşmalardan hiçbir sonuç elde edilemedi. Gazze de mi ilhak edilecek?
Siyonist ideoloji içerisinde Gazze, Arz-ı Mevud’un tam göbeğinde. Sadece Gazze de değil niye Beyrut'u bombalıyor? Çünkü kendileri için ideolojik formasyonları bakımından fevkalade önemli yerler buralar. Attıkları adımların en önemlilerinden birisi de Gazze'deki direnişin yok edilmesiydi, onu sağlamaya çalışıyorlar. Ama Filistin halkı güçlü şekilde direniyor.
SORU: Son dönemde Mısır'ın tavrında bir değişiklik seziyor musunuz? Mısır, eğer gerçekten bir askeri yetenek ortaya koyarsa hem de sınırıyla İsrail'i durdurabilme ihtimali olan ülkelerden. Siz ne görüyorsunuz darbe sürecinden sonra gelinen noktada, son dönemde özellikle Gazze’deki tavrıyla İsrail’e karşı Mısır'da bir duruş görüyor musunuz?
Bu soruya cevabın aslında biraz tarihsel arka planıyla verilmesi lazım. İsrail'in kurulma sürecinden önceki savaşlara baktığınız zaman yine bugüne benzer şekilde orada direnen Filistin halkı vardı. Abdülkadir el-Hüseyni'nin önderliğinde Filistinliler büyük oranda sahaya hakimdi. Fakat maalesef Arap ülkelerinin duyarsızlığı, plansızlığı ve müşterek hareket edememesi nedeniyle İsrail devleti kuruldu. Arkasından 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda aynı tutarsızlığı bir kere daha yaşadık. İsrail'in gücü, karşısındaki Arap ülkelerinin, Müslüman ülkelerinin bütünleşik bir şekilde hareket edememesidir. Bugün de öyledir. En büyük gücü; kendi silahı, topu tüfeği, Amerika'nın gücü değil, Müslüman dünyasının bölünüp parçalanmış olmasıdır, iradesiz olmasıdır. Bugün de bu dağınıklık devam ediyor. Ama çok acı bir şekilde tecrübe edildi ki Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri şunu gördüler; ABD istese de bu ülkelerin güvenliğini sağlayamaz ya da sağlamaz. Özellikle Katar'daki müzakere heyetini İsrail'in bombalamasıyla birlikte bu çok net ortaya çıktı. Orada mesaj ne Katar’aydı ne Filistinli müzakere heyetineydi, kanaatimce İsrail'in mesajı Amerika'yaydı. Amerika'ya dedi ki “Sen trilyon dolarlar alsan da bu ülkelerin güvenliğini sağlayamazsın.” Dolayısıyla bu kadar acı tecrübelerden sonra artık ben tüm bölge ülkelerinde siyasetçilerin gözünün açılmış olduğunu ümit ediyorum, açılması gerektiğini düşünüyorum.
Burada birlik içerisinde, bütünlük içerisinde ortak hedeflerle, ortak projelerle kendi güvenliklerini kendi sağlamayı ortaya koyarak, kendi iş birlikleriyle kendilerine özgün bir güvenlik şemsiyesi oluşturarak Körfez ülkeleri ve Arap ülkeleri yoluna devam etmek mecburiyetindedir. Bu Mısır için de geçerlidir. Aksi takdirde İsrail bu şımarıklığıyla bu ülkelerden hiçbirisini ciddiye almayacak, hiçbirisini de kendisi için ciddi bir tehdit olarak görmeyecektir.
SORU: Söz konusu ülkeler buna müsaade eder mi? Bölgenin kendi kaderini kendi tayin etmesine müsaade edilir mi?
Orta Doğu’da İsrail-Amerika ittifakının ortaya koyduğu siyasetin dışında yine şunu görüyoruz. Dünya bugün eskisi gibi hegemonist ülkelerin istediklerini yapabileceği bir yer değil. Güç dengeleri çok değişti, çok güçlü olduğunu zannettiğimiz ülkeler artık kendi arka bahçeleri kabul ettikleri yerlerde, bölgelerde gelişmelere müdahale edemez duruma geldiler. Afrika'da ve Asya’daki birçok ülkede yaşanan gelişmeler bunun çok açık bir göstergesidir.
Artık çok kutuplu, çok merkezli yeni bir dünyaya doğru geçiyoruz. Bu sancılar da bu geçişin doğum sancısı. Bu süreçte çok farklı bölgeler, ağırlık merkezleri olarak ortaya çıkmakta. Dolayısıyla herkesin kendi millî ve bölgesel çıkarlarını önceleyerek, ittifaklarını genişleterek devam etmesi lazım. Artık hiçbir hegemon gücün başka bir ülkeye faydası olmayacaktır.
SORU: Türkiye'nin geleceği yönüyle nasıl bakıyorsunuz? Bizim açımızdan aydınlık bir gelecek, tablo var mı?
Türkiye doğru bir istikamette ilerliyor. Bu kadar büyük türbülansların yaşandığı bir dönemde inşallah siyasi istikrarımızı koruyarak, bütünlüğümüzü koruyarak, kendi problem alanlarımızı hızla çözmeyi başararak yolumuza devam edersek Türkiye çok iyi bir ivme yakalamıştır. Bu ivmeyi de inşallah yukarıya doğru sürdürebilecek güce, potansiyele sahiptir. Savunma sanayii başta olmak üzere birçok yüksek teknoloji alanında da Türkiye önemli bir merkez haline geliyor. Uluslararası çatışma çözümlerinde sözüne itibar edilir, ciddi bir arabulucu ülke konumunu güçlendiriyor. Bölgesindeki ve dünyadaki birçok çatışmaya yeni, barışçıl görüşler ve perspektifler geliştirebilmeyi başarabiliyor. Sözü, geçmişe göre daha itibarlı bir ülke konumundayız. Ümit ederim ki bu istikamette devam edersek daha etkili bir ülke olacağız.
SORU: İç siyasetten soru sormak istiyorum. Salı günü Kemal Kılıçdaroğlu tarafından Mecliste grup toplantısı yapılacağı söylendi. Tabii ki çağıracak olan milletvekilleri. Kim grup toplantısı yapacak sorusu gündemde. Burada bir kargaşa olur mu, bu konuda bir düşünceniz var mı? Sizin tavrınız hala aynı mı?
Ben Cumhuriyet Halk Partisi’nin içerisindeki çelişkiyi açıkçası üzülerek takip ettiğimi ifade etmek isterim. Meclis Başkanı olarak da içlerindeki bu konuların tarafı olmamaya büyük özen gösteriyorum ilk andan itibaren. Dikkat ederseniz fazla konuşmuyorum, sözlerimi de son derece dikkatli seçmeye çalışıyorum. Nihayetinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, bu konularda Meclis İçtüzüğü ve partilerin grup iç yönetmelikleriyle sınırlıdır. Oradan gelecek yazılara göre biz kararlarımızı almak durumundayız.
Ortada CHP Genel Merkezi ve CHP Grup Başkanlığı tarafından gelmiş yazılar var. CHP Meclis Grup Başkanvekillerinin imzasıyla Grup Başkanı olarak geçen hafta Sayın Özel grup toplantısı yaptı. Aynı şekilde önümüzdeki yasal mevzuat çok açıktır ki Cumhuriyet Halk Partisi'nin Genel Başkanı ya da herhangi bir partinin genel başkanı da kendi partisinin grup toplantısında konuşma yapabilir, bunu önleyecek hiçbir madde yok. Dolayısıyla biz buna göre hareket etmek durumundayız.
Geçmişte benzer bir uygulamaya şahit olmuşuz. Sayın Murat Karayalçın, Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) Genel Başkanı ama milletvekili değil. Sayın Karayalçın’a rağmen Aydın Güven Gürkan Meclis Grup Başkanı olarak seçiliyor. Bu konuyla ilgili nasıl hareket edileceğine ilişkin o zamanki TBMM Başkanı rahmetli Cindoruk'a soruluyor. Cindoruk da biz “Meclis Başkanlığı olarak bir partinin iç işlerinde taraf değiliz” diye çok açık bir şekilde konumunu belli ediyor ve orada hem grup başkanlığından gelen yazıyı kabul ediyor hem de o zamanki Sayın Genel Başkan Murat Karayalçın meclis grubunda konuşma yapıyor.
Meclis Başkanlığı açısından konu dün de açıktı, bugün de açıktır. Çok az sayıda da olsa bazı siyasi yorumcular, Meclis Başkanlığını bu konunun tarafı yapmaya kalkmasınlar. Bu meselenin çözüm yeri Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurumsal kimliğidir. Burada Meclis Başkanlığı olarak bizim mevzuat, kanunlar, kararlar çerçevesinde bir katkımız olacaksa samimiyetle Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi meselesini halletmesi için destek olmaya hazırız.
SORU: Bir yazı göndermiştiniz, bir yanıt geldi mi?
TBMM Genel Sekreterliği ile yazışmalar oldu; yurt dışı resmî ziyaretlerim sırasında takip ettim. Hangi yazıların geldiğine detaylıca bakmaya devam edeceğiz ama yasal çerçevede elimizdeki mevzuat açısından durum özetle anlattığım gibidir.
SORU: Size yönelik birtakım eleştiriler oldu. Siz tam olarak burada neden eleştirildim sorusunu kendinize sordunuz mu?
Siyasette eleştiri doğaldır. Ama herkes şunu bilsin ki Meclis Başkanlığı gündelik siyasetin, politik polemiklerin daha açık bir ifadeyle siyasi magazinin gündemi olamaz, olmamalıdır. Olmaması için şahsen büyük bir özen ve gayret gösteriyorum. Aynı şekilde yorumcu ve gazeteci arkadaşlardan da demokratik teamüller çerçevesinde hassasiyet bekliyorum.
SORU: “Kapıyı kapatabilir mi Meclis Başkanlığı” gibi bir ifade kullanıldı bazı televizyon programlarında.
Ben ne yapacağımı da yapmayacağımı da gayet iyi biliyorum. Meclis İçtüzüğü’nün ve partilerin grup iç yönetmeliklerinin hangi yetkileri verdiğinin farkındayım. Bu anlamda Meclis iç mevzuatı bakımından söylüyorum, herhangi bir partinin Meclisteki iç işleyişiyle ilgili TBMM Başkanlığına bırakılmış bir inisiyatif yoktur.
SORU: Pervin Buldan’ın “Yeni bir yasa taslağı gündeme gelecek, süreç en yakın zamanda ete kemiğe bürünecek” ifadesi var. Ne zaman ete kemiğe bürüneceğinin ötesinde burada sahadaki teyitleşme tamam mı? Silahların yakılması süreci bitti mi? Buna ilişkin elimizde bir done var mı? Meclis sonuçta bununla ilgili bir adım atacak mı?
Yaklaşık yedi aylık bir çalışma, 21 toplantının sonucunda oluşmuş, çok derin tartışmalarla ortaya çıkmış bir rapor var, esasında bir ittifak var. O raporun önemli başlıklarından birisi de altıncı ve yedinci bölümler. İlki terör örgütünün silahları bırakmasıyla birlikte yapılacak olan yasal düzenlemeler, yedinci bölümde de genel olarak demokratikleşmeyle ilgili yasal adımlar konusunda siyasi partilerin mutabakatı var.
Dolayısıyla bu yeni bir durum değil. Bu mutabakatın gereğinin yapılması lazım. Benim de şahsi kanaatim, demir tavında dövülür diye bir tabirimiz var. Mesele bu noktaya gelmişken, bölgesel şartlar ve Türkiye'nin siyasi dengeleri de fevkalade olumlu bir atmosfer oluşturuyorken bu adımların atılması lazım ki kimseye mazeret kapısı açık bırakılmasın.
Raporun en kritik noktalarından birisi, herkesin ittifakla kabul ettiği, “kritik eşik” tanımlamasıdır. Raporun kritik eşiği olarak da örgütün silahlarını bıraktığı, kendisini tasfiye ettiğinin güvenlik birimlerince ölçülebilir, denetlenebilir bir şekilde ortaya konulması ve hatta orada kurulacak olan bir mekanizmanın zaman zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne de bilgi vermesi... Bunların hepsi raporumuzda kabul edilen konular. Burada sorumluluk ilgili güvenlik birimlerindedir. Onlar “Evet, bu konularda yeterli adımlar atıldı. Türkiye'nin terörden kurtulması ve terör riskinin ortadan kalktığını gösteren, yeterli ölçülebilir emareler vardır” derse bu süreç hızlanır. Hayırlı işte acele etmek lazım.
SORU: Nerede duraksıyor? Siz söylüyorsunuz, Devlet Bey “Hadi artık” diyor, Feti Bey öyle, Sayın Cumhurbaşkanı benzeri... Peki bu “Hadi” dediğimiz kişiler kim? Yani örgüt mü silahı bırakmıyor yoksa bizim güvenlik birimlerimiz hala emin değil mi? Sözünü ettiğiniz mekanizma henüz daha kurulmadı herhalde. Silahları bırakmıyorlar mı bunlar? Orada bir şey mi?
Daha önce de söylemiştim, Süleymaniye'de silahların yakılması çok sembolikti ama çok değerliydi. Eğer ondan sonra örgüt, üzerine düşen sorumlulukları hızlı bir şekilde yerine getirmeye devam etseydi zaten bu iş çoktan bitmişti, yasal düzenlemelerin hepsi yapılmış olurdu. Dolayısıyla burada silahların bırakılması, teslimi konusunda İmralı'nın iradesinin dışında da ciddi bir gecikme olduğunu görüyoruz. Ümit ederim ki buradaki gecikme bir an evvel kaldırılır. Direnç varsa, örgüt bu direncini artık tamamen kaldırır ve adımlar atılır.
SORU: Bir beklenti, talep mi var karşı tarafta?
Sayın Cumhurbaşkanından başlayarak aşağıya kadar çok sağlam bir irade var. Siyaset üzerine düşen görevi yaptı, rapor yerine geldi. Neler yapılabileceği, ne tür bir yasa yazılacak o bile raporda ana hatlarıyla ortaya konuldu. Burada “Tamam, artık silahlar bırakılmıştır” konusunun yerine getirilmesi lazım.
SORU: İran savaşıyla ilgili bir frene basma mı, yani İmralı'nın iradesi dışında bir gecikme olduğunu düşünüyorum dediniz.
Görebildiğim kadarıyla hem İsrail'in Lübnan saldırıları hem de Suriye'deki bazı ayrılıkçı grupların, Dürzi grupların silahlanması süreçleri muhtemelen örgütün içerisindeki bazı gruplara “Acaba bize buradan bir pozisyon doğuyor mu?” gibi bir ümit ortaya çıkardı. Ancak Ahmed Şara hükümetinin ve orada PYD ile birlikte yeni Suriye yönetiminin çok hızlı bir entegrasyon sürecinin, beklenenden de başarılı bir şekilde devam ediyor olması oradaki ümidi suya düşürmüş oldu örgüt bakımından.
İkincisi de söylediğiniz gibi İran’daki olaylar… Özellikle başlangıçta rejim değiştirilmesi hedef alındığı için Amerika tarafından, oradaki gruplar, PJAK silahlandırılıp, onların da halkı silahlandırması beklentisi muhtemelen oluştu. Ama o konunun da öyle olmadığı anlaşıldı. Zaten tüm gruplar için detayları ayrı konu olmak üzere Trump kendisi söyledi. Silah verdik, silahları cebine attılar, halka vermediler gibi bir şey söyledi. Dolayısıyla oradan da bir ümit ışığı olmadığı için artık silah bırakma konusunda örgütün herhangi bir başka yanlış yola sapmayacağını düşünüyorum.
SORU: İran'la ilgili bazı iddialar da var. Sanal medyada görüyorum, burada İsrail'in el altından başka bir güncesi olduğunu düşünme ihtimalimiz olursa buna ne diyebiliriz? İsrail'in burada halihazırda bunu körüklemeye çalıştığını görüyoruz. Bu engel olur mu yeni anayasa adamımıza, buna benzer durumlara.
Olmaz. Terör meselesinde de şöyle görmek lazım. PKK cebindeki son tabancaya kadar getirip teslim etse bile Allah muhafaza yarın bir gün herhangi bir terör örgütünün güçlenmesine neden olacak toplumsal ve siyasi şartlar ortaya çıkarsa, zaten bu örgüte şimdiye kadar silah verenler yarın çok daha gelişmiş silahları, çok daha fazla miktarda verirler, bunu ya da başka bir örgütü Türkiye'nin başına bela etmek isteyebilirler. Burada siyasi akıl şunu gerektiriyor. Herhangi bir örgütün, herhangi bir Kürt gencini artık yönlendirerek, eline silah vererek dağa süremeyeceği bir siyasal ortamın oluşturulması... Demokratik siyasal akıl bunu gerektiriyor. O da Türkiye'nin sadece Türkiye Kürtleri için değil bütün bölge Kürtleri için de yüzünü döneceği, demokratik bakımdan, kalkınma bakımından itibar edeceği çekim merkezi olan bir ülke haline getirilmesidir. Fiilen böyledir oluşmuş tortunun da ortadan kaldırılması, bölgedeki insanların hepsinin gerçekten yüzünü döndürdüğü bir Türkiye'nin oluşturulması… Bence esas mesele odur. İmralı'nın söylediği, “Eldeki silahı bırakmaktan daha önemli olan zihinlerdeki silahı bırakma meselesi” de aslında böyle bir şeydir. Yani yarın bir gün herhangi bir devletin, ülkenin araya girip burada insanları silahlandırmayacağı bir ortamı sağlamak, herkesin “Burası benim ülkem, benim vatanım, burada bulunmaktan bu kültürün, bu devletin, bu milletin içinde yaşamaktan huzur duyuyorum” diyebileceği bir ortamı tesis etmek zorundayız.
SORU: Bir de FETÖ gerçeği var. Son günlerde Kılıçdaroğlu’nun da bir ifadesi var. İşte kendi partisinde FETÖ ile ilgili tanımladığı kişiye baktığımızda eski İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanını söylüyormuş gibi görünüyor. Buradaki tanımlamayı nasıl buluyorsunuz? FETÖ ifadesi üzerinden baktığımızda bu bir suç duyurusu değil mi? Buna ne diyorsunuz?
Hayatım boyunca başka bir siyasinin söylediği şeyi yorumlamadım; neyi kastetti, kimi kastetti bilmem. Ama benim bildiğim bir şey var. 15 Temmuz’daki darbe girişiminin üzerinden bu sene 10 yıl geçmiş olacak. 10 sene geçmiş olmasına rağmen FETÖ'nün artıklarının birtakım yerlerde, birtakım köşelerde sinsi sinsi varlıklarını sürdürdükleri hatta el altından birtakım örgütlenmelere devam etmeleri muhtemeldir. Bu konuda da devlet kurumları büyük bir titizlikle, dikkatle meselenin üstüne gidiyor. Bildiğiniz gibi zaman zaman yapılan operasyonlarla FETÖ'nün artıkları ayıklanmaya çalışılıyor. Yani FETÖ diye bahsettiğimiz örgüt, diğer tüm örgütlerden farklı bir yapı. Elle tutamadığınız bir örgüt. 15 Temmuz’dan önce de tanımlamıştım, “Duman gibi bir şey. Yakaladım zannettiğiniz yerde kaçıyor.” Dolayısıyla buna karşı Türkiye Cumhuriyeti Devleti, büyük bir devlet aklıyla ve kararlılıkla mücadele ediyor. Bu herhangi bir siyasi partinin, herhangi bir siyasi görüşün mücadelesi değil, Türkiye'nin tamamının ortak mücadelesi olarak görülmelidir.
SORU: Sosyal medya teklifi tartışılıyor. Televizyonları ilgilendiren bir teklif. Bu konuda bir adım atılacak mı? Bu bütün televizyonları, basın kuruluşlarını ilgilendiriyor. Bununla ilgili bir gelişme olabilir mi?
Olur, neden olmasın. Sizlerin de medya olarak bütün siyasi gruplar üzerinde tabiri caizse bu fikri olgunlaştırarak neye ihtiyaç varsa o yasayı çıkarmak mümkündür. Meclis bunu yapar.
SORU: Bu yasama döneminde olacak bir durum mu?
Olur tabii ki, her zaman olur; yeter ki o anlayış ortaya çıksın.